4 Şubat 2010 Perşembe

Karadeniz'in en doğusunda olmak.

Karadeniz'in doğusu üzerine birçok şey söylenmiş, çok dahası da söylenebilir.Bu konuda ne ta baştan başlamak ne de en sonundan devam etmek şu anki haleti ruhiyem dahilinde içime sinmedi ama -neydi? kirlenmek güzeldi!(şaka)- paylaşmak güzeldir.O yüzden konuya nasıl başlayıp bitireceğimi parmaklarım belirleyecek.Sanırım bir Laz için derin konu olan "Karadenizli olan herkesin etnik kökeninin Laz zannedilmesi" durumundan başlayacağım.Aslında bu hakikaten vahim bir durum.Vahim olan şu ki, Lazların kim olduğunu bilinmeden atıfta bulunuluyor.Çok acı bir durum var ki o da Laz olmak için Karadeniz ağzıyla konuşmanın yeterli görülmesi.'Efendim ben Lazım, doğru konuşun bakayım' demeyeceğim ama yıllardır ifade etmeye usanmadan devam ettiğim bir gerçeği Facebook gibi herkesin günde asgari bir kez girdiği bir sitede yazıya dökmekte fayda var sanırım.Lazların coğrafi dağılımı şöyle ki, Karadenizin doğusunda Artvin'in Hopa ve Arhavi ilçeleri; Rize'nin Fındıklı, Ardeşen, Pazar ve Çamlıhemşin ilçeleri.. Ayrıca Artvin'den yurdun batı illerine göç etmiş; Rize'nin batısı, Trabzon'un doğusunda asimilasyona uğramış anadili olan Lazcayı bilmeyen Lazlar yaşamaktadır.Velhasıl, Karadenizin tümünün Laz olduğunun aslı yoktur.Misal, şu hatalı ve oldukça yaygın "Karadenizli mi? Lazdır o zaman!" düşüncesi yanlıştır.Zira az önceki dağılımı hatırlarsanız, Rizede herkesin Laz olmadığı ortadadır.Sözde Lazların pratik zekasından bahsederek, özde Lazlar ile dalga geçip insanların dimağlarında "Laz=ahmak" şemasını oluşturma güdüsüyle çevrilen fıkralarda isimleri geçen kişiler de Laz değildirler.Vurgalamak isterim ki, Laz fıkraları Temel/Dursun cenderesine sokulmuştur İdris ve Fadime'nin de dahil edildiği tiplemelerle özdeşleştirilmiştir.Halbuse Lazlar arasında bu isimler yaygın olmamak bir yana dursun çok az rastlanan isimlerdir.Fıkralarla birlikte bu tiplemeler Lazlar olmuşlardır -elbette abartılı bir yakıştırmadır- lakin bilinmelidir ki Lazların Türkçe aksanı ile bu tiplemelerin aksanı aynı değildir.Lazca konuşabilen Lazlar ünlüleri(seslileri, kalınlık-incelik) karıştırırken, diğerleri(o tiplemeleri asla küçümsemiyor, benzeri tavır ya da duyguları beslemiyorum sadece farklı oduğumuzu ve -yeri gelmişken söylemekte fayda var- onların fıkralara konu edilmelerinin kişilikleriyle ilgisiz sadece talihsizlik olduğunu söylemek istiyorum) ünlüler ile birlikte ünsüzleri de karıştırırlar.("-Nerelisin? -Karadenizliyim. -Ha o zaman Lazsın. Biraz Lazca konuşsana hadi çok sempatik oluyorsunuz siz Lazlar, hadi amaaa, uşağum geldun mi daa gibi işte konuşsana hadi..." burada konuşulanın ne Lazlarla ne de Lazcayla ilgisi yoktur gayet sinir bozucudur bir Laz için)Misal "celdum cideyrum..." şivesine az önce saydığım coğrafyalarda raslayamazsınız.Halbuse Lazların, seviyesiz Temel/Dursun fıkralarına indirgendiği o fıkralarda "uyyyy... celdum daa..." ve benzeri cümleleri duymazmıyız hep? Ortada bir gerçek var ki o da benzer fıkraların asırlardır var olduğu, misal İngiltere'de İrlandalı ve İskoç için anlatıldığı bilinen bu fıkraların geçtiğimiz yüzyılda "Laz fıkrası" adını alarak Lazlar için anlatıldığı gerçeğidir.Laz denilince akla o fıkralar gelmeye başlamış ve bir zaman sonra dalga geçmeye kadar varılmıştır.Bunu apaçık yapanlar, yazısında çekinmeden "İngilizlerin has lazı İrlandalılar." diyenler de oldu.Böylesi küçümseyen ve aşağılayan yazılar oldu ve hiç özür dilenmedi(ben okumadım-duymadım) Sadece her Karadenizlinin Laz olmadığı ve Karadeniz insanının Temel-Dursun cenderesine sıkıştırılmış fıkralardan çıkmadığını, Laz'ların kimler olmadığını gücümün yettiği haddimin elverdiği kadar söylemek istedim.Konu üzerine ekleyeceğim son şey ise düşülen bu gafletin büyük payına medyanın sahip olduğudur.Öyle şeylere şahit oluyoruz ki televizyonlarda.Örneğin, Lazca bilmeyen Rize merkezden biri olduğunda beis olmayan bir kişi "Bizim Laz..." gibi cümleler kurabiliyor, en çok izlenen dizilerde aslen Laz olmayan bir kişi Laz olarak tanıtılabiliyor.Yine, herhangi bir Karadenizin yöresel ya da ulusal bir yayınında çıkıyor bir Trabzonlu, Giresunlu, Ordulu ben lazım diyor ve laz böreği yapmaya çalışıyor, Lazlara ait onların altına imza attıkları bir tatlıyı kendi tatlıları gibi gösterebiliyorlar(yine yine, pasta hanelerde rastlanılan Laz böreği sayesinde Lazlarla gereksiz polemiklere giren işletmeciler de gördüm, sözde işletmeci olacaklar:s..) Bir Trabzon'lu çıkıp meydana "Biz Lazız" diyebiliyor, çok çok büyüklerimizin yufka arasına muhallebi koyup adını Laz böreği koyduğu yöresel bir tatlı onlara ait olabiliyor.İşte araştırmanın düşük düzeyde; televizyonun en çok kullanılan kitle iletişim aracı olduğu bir ülkede, medya bu tarz gafletlere düşüyor ise elbette insanlar gördüklerine inanacaklar.Bilinmeli ki medyanın kullandığı, istediği şekilde yansıttığı karakterler bizler değiliz.Kimseye "cahil olma, bilmeden konuşma" demiyorum, demem! Sorun araştırmamaktır. Refik Halit çok da güzel dememiş mi? "Kafamdan çektiğimi düşmanımdan çekmedim; lakin ne yapmalı ki kafasız da yaşanmıyor." şimdi de kafasızlıkla suçladığımı düşünenleriniz olacaktır.Hayır, araştırmayan biri kafasızlık etmiş olur.Bilmiyorum, aslında haddimi aşmak istemiyorum asla.Anlaşıldığıma inanıyorum."Anlatabildim umarım." (M.Sardoğan'a atfen)Hani en başında yazıya nasıl nereden başlasam gibi tereddütlerim vardı.Düşünüyorum da yazıya bu konudan girmiş olmam konunun kendisinin yanında ayrı bir hüzün.Gönül isterdi ki(gönül böyle birşey çünkü, laf geçiremiyorsun) Karadenizin eşşiz yeşilinden, engin mavisinden, endemik bitkisinden bahsedeyim.Ama inancımı yitirmedim.Gün gelecek ve insanlar Karadeniz dendiğinde söze "Temel bir gün..." ile başlamayacaklar; doğayı, denizi, özgürlüğü... konuşacaklar.UMARIM! Hoş gidişat kötü, doğa kendine yapılanların intikamını almak istiyor ve an geliyor bunu küçük-büyük doğal ya da insan kaynaklı olaylarda gösteriyor. Temennilerimiz hep aynı, "Umarım hayat sana karşı cömert olur hep." denir bu ve benzeri sözler, lakin doğayı alt üst ederken(bir çok şeyi koparırkan) hayattan ve ondan bunca söküp aldıklarımıza rağmen bizlere karşı cömert olmasını bekliyoruz ya yine de deliler gibi... Derdimiz yaşanabilir bir dünya kurmak, daha kaliteli yaşamlar yaratmak için doğaya sahip çıkmaya çalışıyoruz.Sanırım bu noktada doğası ve doğanı(insanı)için bir çok mücadeleye girmiş(Hes mitingleri, imza kampanyaları, yürüyüşleri, basın açıklamaları... vesayre) ve galip gelmeyi başarmış, tabelasına göre 11.100 nüfuslu bir ilçeden, Fındıklı'dan bahsetmeliyim. Çocukluğum, bu küçük çok küçük Karadeniz ilçesinin merkezinde ki evimizin önünde denizde viya yapan insanları izleyerek, mahalle(bizim hiç köyümüz olmadı)deki evin bahçesinde armut, incir, mandalina bilumum ağacların üzerinde, bahçelerden mısır salatalık(şuka) kopararak; deresinde yağmur demeden aman dere gelir(derenin hava muhalefetinden ötürü suyunun birden bire yükselmesi durumudur ki tehlikeli hatta ölümcüldür)demeden yüzerek, amatör rafting yaparak, kayasından ya da çevresindeki ağaçlardan suyuna atlayarak, doğal kumu üzerinde ateş yakıp mısır közleyerek geçti.Annelerimiz bize aman çocuğum çamurlanma demedi hiç.Yeri geldi yapay değil doğal toprak duvarlarında tırmandık, yani çamurla temas etmemiş bir nesilden de değilim.Sanırım ailemin bu doğa sevgimde çok büyük etkisi var.Zira ailem de Karadenizde doğmuş büyümüş topraklarına aşık insanlar.İnsan nasıl aşık olmasın ki?Karadenizde yaşadığın kirpiklerine dolup taşan çiseden, ormanında öten guguk kuşunun sesini yeri geldimi ısıfır evet sıfır desibeli dinlemeden, sis içinde ortaya çıkan dağ silüetini izlemeden, çatıya düşen yağmur damlaları eşliğinde huzurla uyumaktan başka bir şey değilken nasıl sevmeyeceksin ki o doğayı?İşte bu yüzden, hem dünyanın hem de Türkiye'nin en güzel yerlerinden biri olan Doğu Karadeniz gibi topraklarda büyümüş olduğum için şanslı hissediyorum kendimi.Doğaya bir kere girdinmi organizman coşuyor için içine sığmıyor ve harekete geçiyorsun, bu harika değil mi? Hep dört başı mamur değildir doğa kusursuz olmayan insanoğlu için an gelir biçare de hissedersin.Çünkü biliyorsun, tüm kontrol ondadır.Seni kabullenmesi ve içinde nefes alabilmen için mümkün olduğunca sağduyu ile davranırsın.İşte o anlar doğayla içiçe olduğun anlardır.O yaban hayatın içindeyken korkuların olur gayet tabii olarak, devam edebilmek isterken elinden gelen birşey yoksa, yalnız da isen korkun kozmik boyutlara ulaşır kuvvetle muhtemel.Ben olsam yapar mıyım bilmiyorum zira hiç tecrübe etme fırsatım olmadı ama sz deneyin derim.Farz et ki bir dağın henüz eteklerindesin, hedefine ulaşamamış bir gezgin gözleriyle etrafına bakarsın, kocaman bir alan vardır önünde zehirli-zehirsiz bitkisi hayvanıyla dolu,ama bir yandan da kulağına kuşların, az sonra başlayacak olan yağmurun ilk damlalarının alnında yarattığı sesi geliyor, yağmurun da etkisiyle coşacak olan derenin akıntı sesi de cabası, ağaçlar kocaman ve yemyeşil(pdr olmanın kattığı hayal gücü :p)..Bu görüntüye hasbihal eden birkaç teyze, mısır ekmeği kokusunu aldığın sobasından dumanı çıkan bir ahşap ev, buna etrafında hayvanları çalışan amcaları dedeleri ve kadınları ekle.Şehirdeki yapay ve karmaşık hayattan tarif edilemeyecek oranla kaliteli ve bağımsız, insanı kurban edecek zaafları bertaraf etmiş ve temel ihtiyaçlardan başka gereksinimlerinin olmadığı bir yaşam.Hayat böyle basit, saf, özgür ve olabildiğince gerçek olunca keyif verici olmaz mı?Bana göre aslolan doğadaki özgürlük, düzen, kurallar(kural tanımayanlar için üzgünüm, o mantaliteyle barınmanız mümkün değil) ve aynı hayatı yaşadığın insanlarla paylaşabilmek. Aklıma bir isim geldi, Christopher Johnson Mccandless!http://tr.wikipedia.org/wiki/Christopher_McCandless İşte bu adam, az önce bahsini ettiğim yaşamı tercih etmiş lakin talihsiz bir olay sonucu erken yaşta yaşamını yitirmiş güzel bir doğa insanıymış sağlığında. Hayatı bir filme konu edilmiş. Yaban hayatı seven, doğaya ve özgürlüğüne düşkün herkes muhakkak izlemeli.Doğada kendimi bir Johnson kadar olmasa da özgür, mutlu ve huzurlu hissediyorum.Bu hissiyata ulaşmak için gerekli olan doğada bulunabilecek zaman-enerjiye sahip olmak.Belli birikime ulaşınca ömrünün geri kalanını orada geçirmek, hiyerarşik sistemden uzaklaşmak komünal hayata geçmek... Heyhat ki bugüne kadar sadece doğada nefes almanın kafi gelmediği ve artık orada bir şeyler üretip paylaşmak güdüsü hasıl olacak kadar doğada çok fazla vakit geçirmedim ve geçiremiyorum.Fırsat oldukça.Zaten bahsettiğim robinson tarzı bir yaşam da değil.Zaten bunu yapabilen Johnson gibi olmak, hayattaki bir çok hazdan, olanaktan, tutkunu olduğumuz teknolojiden vazgeçmek mümkün değil kendi adıma buna binaen sadece doğada kalarak olmaz gayet tabii, şehre inip sosyal hayatına dönme imkanın da olacak ise bu hayat yaşanacak hale gelir(yine kendi adıma) Yani olur, bize de bir gün hayat güler, güler inşallahhhh:) Şimdilik tırmanışlar,yürüyüşler ve velespit sürüşleri doğayla armoni yaratmada birincil araçlar ve motivasyon kaynakları.Velespit üzerindeyken doğaya gıdım zarar vermeden katetmek bir yerleri, huzur buluyorum.Yine, tırmanırken doğayla tek vücut olduğumu hissedebiliyorum, hayata ayakların duvara dayalı ellerin özgürken bakmak(Keşke D.Potter gibi bir yere bağlı olmadan tamamen özgür yapabilsem bunu) farklı bir optik sunuyor.Hala(şapkalı hala) tırmanırken, ilk tırmanış deneyimimde, elimin kayaya temas ettiği andaki heyecana sahibim.Doğa işte insanı, kültürü ve yaşamı entegre ettiği sürece çok daha güzel oluyor.Sanırım bu güzelliğin yok olmadan koruma altına alınması elzem boyuta ulaşmış durumda zira bazen Doğu Karadeniz'in bazı yaylalarının bu kadar popüler(bilinir) hale gelmesine üzülüyorum.Turizm otoritelerinin acilen ekoturizm politikaları geliştirmeleri gerekiyor.Aksi halde, var olan yerlinin müşteri olarak görülen turiste hizmet veren kişiler olduğu kitle turizmi ile dönülmez akşamın ufkuna varılacak günler yakın.Doğada çadır kuran, oradaki yaşamı paylaşmak için gelen, yürüyüş yapan, fotoğraf şeken, sırtlarında çantası insanların yerine; ellerinde şık çantaları, arabalarından apartman topuklarıyla(hala varsa çok değişik şaşırırım) inen ve yöresel iki üç hediye eşya satın alıp lüks otellerde konaklamaya gelen kokoşlar, yürümeyi yüz metre boyunca adım atmak olarak gören, milyarlar verdiği makinesiyle doğal kadrajlar yaratmak yerine yeşili sadece fon niyetine kullanan insanlar görmeye başlayacağız dağlarda, yaylalarda, yollarda....Ve deniz, deniz apayrı bir ayrıcalık Karadenizliler için(bkz:yer altı zenginlikleri) Karadeniz insanı olarak bunun daha bir bilincinde ve içinde hissediyorum kendimi.Sanırım en çok sınırsız oluşu çekiyor kendine.Misal bir ülkeden diğerine geçebiliyor, hiç bir yapay engellerle karşılaşmıyorsun.Sadece doğanın kanunlarına uyman icap ediyor.Uyum olduktan sonra korkularının yönlendirilmesine engel olabilirsin.Ve sanırım doğayla tek vücut olmak, karşılıklı cüretkar kararlar almayı ve bunamukabil hayatı istenilen şekilde yaşamaya olanak sağlıyor. Ben ne kadar Doğu Karadeniz'i anlatsam da burda, size yetmeyecek.Yetmemeli de zaten.Çünkü Doğu Karadeniz'i anlamak için orada bulunmanız gerekir. Bulunmaktan kasıt günübirlik geziler yapmak, lüks otellerinde kalıp para harcamak değildir elbette.Mizah yapıyoruz diyerek çıkarları uğruna harcadıkları hayatları, Karadeniz'i bir de yerinde, yaşayanından dinleyin derim.Sanırım şuan çok mutluyum.Evet kesinlikle.Çünkü derdime, sevincime ortak oldunuz.Bu uzunca yazıyı sonlandırdığınız için sağ olun.Hayınlık edip sadece sonunu okuduysanız kızar üzülürüm bilesiniz.Siz yine de sağ olun, var olun. Mutlu kalın..

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder